designinistanbul | söyleşi | sermet tolan: “tasarımcı ve zanaatkârın didişmesinden iyi işler doğar”
754
post-template-default,single,single-post,postid-754,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,no_animation_on_touch,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-10.0,wpb-js-composer js-comp-ver-4.12,vc_responsive

söyleşi | sermet tolan: “tasarımcı ve zanaatkârın didişmesinden iyi işler doğar”

yaklaşık 40 yıldır matbaacılık yapan, çok yaşamış gençlerden sermet tolan. matbaacılık, reklamcılık, tasarım ve sanat işlerinin modern zamanlar şahidi-gözlemcisi. matbaacılığın esnaflık hâlinden büyük endüstriye dönüşümünün, türkiye’nin büyüme zamanlarının, reklam sektörünün ve tasarımın bu dönüşümdeki rolünün hatıra defteri gibi. matbaacılık macerasına sultanahmet’te mezbelelik olarak tanımladığı bir mekânda yine kendi tarifiyle ‘az buçuk mürekkep yalamış biri olarak, patron olan ve her işi kendi yapan adamın,  asistanımsı, yardımcımsı, bokyedicibaşısı, kuyruğu şeklinde dolanarak’ başlamış. önce çıraklığa, ardından montajcılığa terfi etmiş. ‘paçasına boya bulaşınca bir daha kurtulamayacaksın’ geleneğinin parçası olmuş. ermeni ustaları ve onların yetiştirdiklerini ayrı bir yere koyuyor, ‘hakiki zanaatkârlar onlardı’ pâyesini onlara teslim ederek. kağıt ve baskınının sonu geliyor görüşünün revaçta olduğu bu günlerde, arter gibi galerilerin, moma ve metropolitan gibi müzelerin işleriyle küresel pazarda kendisine yer açmayı başarıyor. zanaatın, ustalığın fark yarattığı, zanaatkârın ismiyle talep edildiği zamanlardan matbaacılık ve kağıt ilişkisinin geleceğine uzanan, keyfi kadar uzak görüşlülüğünün de tadını çıkardığımız söyleşi için sermet tolan’a teşekkür borçluyuz.

Ne kadar zamandır matbaacılık yapıyorsunuz?

Üniversiteye girdiğimden beri. On yedi yaşından bu yana; neredeyse kırk yıldır.

Bir matbaacı olarak siz yalnızca baskı mı yapıyorsunuz; yoksa, üretim sürecinin baskı dışındaki aşamalarında da bir rolünüz var mıdır?

Elbette var; aksi çok mümkün değil zaten. Çünkü; işin doğasında iç içe geçmiş roller var ve bu roller bizim tasarımcılarla yan yana olmamızı gerektiriyor. Bu gereklilik, 80’lerden bu yana daha da belirginleşti. 1980’ler jenerasyonundaki tasarımcılar, bizim zanaatımızın bir bölümüne de hâkimdiler. İşin üretim tarafını da biliyorlardı. O tarihte tasarımcı, müşterisine bir şey sattığı zaman, nasıl üretilebileceğini, her matbaada olmasa bile, özel bir matbaada muhakkak üretilebileceğini bilir ve yönlendirici olurdu. Bugünkü tasarım dünyasındaki insanlar genellikle böyle değil. Teknolojinin de katkısıyla sonsuz opsiyonlar içindeler; âmiyane tabirle, istedikleri kadar uçup kaçabiliyorlar. Lâkin, üretimin gerçeklerine dair daha az donanıma sahipler. Dolayısıyla da, bizim gibi müesseselere, bizim gibi zanaatkârlara başvuruyorlar. Tam da bu sebeple, yaratım sürecinin bir parçası oluyor; baskı dışında bir rol üstlenmeye başlıyoruz.

Bu rolün tasarımcı açısından değerini nasıl tanımlarsınız?

Zanaatkârın, tasarımın üretim süreçleri ile ilgili dert alanları içerisinde pek çok rolü var. Mesela malzeme, yaratımın çok temel parçalarından bir tanesi. Malzemenin bütün altyapısını zanaatkâr sağlıyor. Tasarımcı, kağıt üzerindeki kurgusuyla bize gelir; biz de öncelikle bu kurgusuna uygun, kullanılabilir malzeme seçeneklerini bulur ve tasarımcıya sunarız. Ardından tasarımın maketlerini yapar, tasarımın üç boyutlu taslak sonucunu ortaya çıkartırız. Bu süreç içinde sayısız kere uyarılarda bulunuruz. Zanaatkâr, o tasarımcının hayal ettiği şeyi daha yukarı becerebilen, ona olanak açan kişidir. Bunu, tasarım sürecine müdahale olarak değerlendirmek mümkün müdür? Hayır; tasarımın yukarı çıkmasını sağlayan bir destektir bana göre. Rolümüz, tasarımın görünür olmasından başlayarak, en verimli şekilde gerçekleştirilmesinde yan yana olmaktır.

Tasarımla ilişkiniz zanaat ve tasarım ilişkisinde çok konuşulan bir arayışı tanımlamaya da yönelik görünüyor. Zanaat ve tasarımdan başka bir bileşen ile, örneğin sanat ve sanatçı ile kurduğunuz işbirlikleri var mıdır ve bu durumu bir kolektif olarak niteler misiniz?

Sanatçılarla olan ilişkimiz hep mesafeli. Sanatçılarla çok enderdir görüşmemiz. Sanatçının projeleri tasarımcının önüne gelir. Tasarımcı; ilgili sanatçı, galeri ya da küratör ile başlangıç toplantılarını yapar. Bu toplantılar bir noktaya gelince de, biz tasarımcı ile buluşuruz. Tasarımcı, ‘şöyle bir şey düşünüyoruz,’ der; sonra başlarız didişmeye. Sanatçının taleplerini tasarımcı üzerinden karşılıyoruz diyebiliriz; ama masanın etrafında hep beraber oturmuyoruz. Bu anlamda yaptığımız iş, bizimle doğrudan temasa geçen özel bir proje olmadıkça kolektif değil. Aynı masada olsaydık daha kolektif bir durum olabilirdi. Şu anda müşteri var, tasarımcı var, biz varız, ama sanatçı yok. Sanatçı çoğunlukla devrede değil. Kolektif değil, hafif kolektif diyelim. Ancak bu hafif kolektifin bireysel yaratıcılığı da destekleyen bir şey olduğunu söylemem gerekiyor. Sonuçta tasarımcı da, zanaatkâr da birbirlerinin yaratıcılığından besleniyor. Tasarımcı ve zanaatkârın didişmesinden iyi işler doğar; sonunda da kimse mutsuz olmaz. Tasarımcıların çok büyük bölümü bizi sever, biz de onları. Bazen, arkamızdan, ‘bu Sermet de hiç bir şeyi kabul etmiyor,’ dedikleri gibi, benim de ‘ulan bu Yeşim’den [Demir] ne çektim’ demişliğim vardır. Esasen tasarımcı, benim onun önüne açabildiğim geniş yelpazeden beslenir. Zannedilmemelidir ki en başarılı veya şöhretli tasarımcılar her şeyi kendileri yapanlardır; tersine, onlar kendilerine ufuk açacak zanaatkarları en yoğun şekilde kullanan ve onlardan beslenenlerdir.

‘Hafif kolektif’ olarak nitelendirdiğiniz bu işbirliği biçimi, üretim süreçlerindeki kimi sorunları çözmek dışında daha kapsayıcı bir alana, örneğin içinde bulunduğunuz sektörlerin kuram, trend veya tartışmalarına da dokunuyor mu?

Bir araya geldiğimizde cilt, kağıt, mürekkep gibi teknik sorunların yanı sıra, konularımızla ilgili çok ufuk açıcı geliştirmelere de katılır, şahit oluruz. Örneklerden biri, kitabın aynı zamanda bir sanat objesi olup olmadığı meselesidir. Kitap yapmak eskiden olduğu gibi sadece içerikten oluşan bir şey değil. Nesne hâli de onun değerini artıran ve değerli kılan bir şey. Öyle olduğu için de bizim rolümüz artıyor. Yıllar önce, bir toplantıda Enis Batur ile Bülent Erkmen’in tartışmasını hatırlıyorum. Enis Batur, ‘kitap dediğin şeyin nesnesi hiç umurumda değildir; içindekidir esas olan,’ diye tutturmuştu. Bu, bütün dünyada da çok tartışılan bir şey. Bülent Erkmen ise ‘hayır, kitap üç boyutlu bir nesnedir, içeriği kadar biçimi de, formu da, dışarısı da, kapağı da gayet belirleyicidir,’ diye ısrar etmişti. Bahsettiğiniz gibi kuramsal bir düşünce ayrımına şahitlik etmiştim. Bugün, herhangi bir sanat baskısının içeriğinin ne olduğunun ikinci planda kalabildiği örnekleri de sık sık görüyoruz. Her şey bol resimli, bol cilalı. Cilalı imaj devri geliyor akla, ama devrin rasyoneli bu. Elbette en iyisi içeriğinden resimlerine ve üretimine kadar bütünün iyi ve güzel olması.

Peki, ARTER ve MOMA gibi müşterilerinizden hareketle tasarımcı ve zanaatkâr dışındaki unsurlar için ne söylersiniz?

Bu verdiğin müşteri örnekleri, iyi bir işin tasarımcı ve zanaatkâr dışındaki en önemli faktörüne işaret ediyor. Müşteri, zanaat ve tasarımın tüm kapasitesini, sorumluluğunu ve motivasyonunu geliştirebilen bir özelliğe sahiptir. ARTER, her projesinde Tahtakale usulü fiyat kırdırmak odaklı bir davranış yerine, bizimle çalışmayı seçmiş; böylelikle nitelikli, kaliteli iş üretme sorumluluğumuza ilişkin bir referans oluşturmuştur. Aynı zamanda uzun yıllar Esen Karol’u tasarımcısı olarak belirlemiş ve ilân etmiştir. Bu belirlemeler çok nitelikli işleri beraberinde getirmektedir. İlkeli ve geliştirmeci bir müşteri bizim motivasyonumuzun sigortasıdır. Yurtdışında da benzer bir yaklaşım söz konusudur. MOMA’daki muhatabımız da, matbaacılığı çok iyi bilen bir kişidir. Ama tasarımcı değil, prodüktör. MOMA, tek bir tasarımcıyla çalışmıyor. Dünyanın herhangi bir yerindeki projesini atölyelere gönderiyor ve tasarımını yaptırıyor. Tasarımcı ile matbaayı da doğrudan ilişkilendirmiyor, muhatap etmiyor. Arada teknik işler yöneticisi var. Böyle olması çok işlevsel; çünkü, o kişi sürekli gelip baskı ve kalite kontrolü yapıyor. Tasarımcı bir soru sorduğunda verecek cevabı yoksa dönüp bize geliyor.

Kırk yıldır bu mesleği yapıyorsunuz. Bir diğer yandan matbaacılık, teknolojik gelişmelerden oldukça etkilenen bir zanaat. İşe başladığınız zamanlarla kıyasladığınızda, bu zanaattaki ustalık kavramının dönüşümünü nasıl açıklarsınız?

Şöyle söyleyeyim. Bugün artık baskı teknolojileri çok gelişti; ama o zamanki zanaatkârlar…
Yani, çok iyi usta şu demekti: Şimdi elinde bir tane dia-pozitif var. Bu dia-pozitifi karşına koyarsın. Makineyi kumanda etmene göre, o dia-pozitifi dört ayrı stepte, yani bizim dört renk baskı dediğimiz CMYK baskıyı yaparsın. Bunların dördünü aynı anda basmıyorduk o tarihte. Maviyi, sarıyı, kırmızıyı ve siyahı step step basıyorduk. Dolayısıyla o fotoğrafa bakıp, o fotoğrafa en uygun olacak maviyi baştan basmak zorundaydık. Ona göre sarı; ona göre kırmızı basmak zorundaydık. En son siyahı basarak o resme en yakın sonucu elde etmek zorundaydık. O tarihte matbaacının öngörüde bulunması gerekiyordu. Bu baya bir zanaatkârlık işi idi. Onun dışında da çok iyi kumanda ederdi; çok hâkimdi makineye. Baskı makinelerinde bir küçük kimyasal fabrika çalışır. Bir tarafta alkol vardı; bir tarafta nemlendirme suyu; bir tarafta bir sürü ara component kimyasal; bir tarafta da mürekkep vardır. Ve bu bantı belirli bir denge içerisinde kullandığımız zaman, iyi sonuç alırdık. Bunlardan herhangi bir tanesi yukarıya çıktığı zaman veya aşağıya indiği zaman saadet zincirini bozardı. Bu bozulma, başlangıçta değil, sonradan fark edebildiğin problemlere yol açardı. O problemlere de palyatif çözümler bulursan, ki iyi ve kötü ustanın en büyük ayırımı budur -örneğin, renkler canlandı; o zaman ben mürekkebi kısayım, mürekkebi kıstığım zaman sular fazla geldi, onu indireyim dediğin zaman- ortaya böyle bir risk değil, baya böyle kargacık burgacık bir bulamaç çıkmaya başlayabilir. O hakimiyet, hele ki dört ayrı stepte öngörerek hakimiyet, gerçekten önemli bir durumdu. Kendilerini usta diye tanımlarlardı. İyi usta, kötü usta, şu bu bilmem ne.

Zanaatkârlık meselesi bizim meslekte Ermenilerin çekilmesiyle ölmüş. Ermeniler, kendilerini gerçekten zanaatkâr addederek çalışmışlar. Onların yetiştirdiği ustalar için de aynı şey söylenebilir; ben bunlara yetişemedim çok fazla ama benim yetiştiğim dönemde de iyi ustalar vardı. Bugün bunu söylemek zor. Yani bugün, iyi usta-kötü usta ayrımını bugünün teknolojisinde yapabilirsin, ama bu ne kadar zanaatkârlık, ne kadar elektronik bilgisinin ve renk bilgisinin altyapısına haiz olmakla ilgili olduğu tartışmalı. Çünkü biraz önce söylediğim bizim zanaat diye gördüğümüz şeyleri, artık zaten otomatik sistemler kendileri yapıyor. Ama tabi bu yalnızca baskı sürecini kapsayan bir tespit. Bugünün iyi ustaları ki artık kendilerine Operatör diyorlar; makinelerinin elektronik sistemlerine ne kadar hâkimler, malzemenin yeteneklerini ne kadar tanıyorlar ve en önemlisi renk ve fotoğraf bilgileri ile değerlendirilmeliler bence. Bu sebeplerle de artık alaydan yetişmiş baskı operatörlerinin devri gün geçtikçe yok olurken; eğitimli, okuduğunu anlayan ve yorumlayabilen arkadaşlarımız pozisyon bulabiliyorlar. Bu da belki zanaatın evrimi diye adlandırılabilir.


Teknolojinin matbaacılık ve yayıncılık mesleğini ve bu mesleklerdeki ustalık anlayışını etkileme biçimleri konusunda ne söylersiniz?

Matbaacılığın sona erdiği çok konuşulan bir konu. Zira, bir sürü unsur bu endüstriden çekildi. Dolayısıyla bu endüstrinin dünya çapındaki hacmi ciddi miktarda küçüldü. Çok büyük volümlere sahip hisse senedi diye bir şey artık yok. Milyonlarca kağıt hisse senedi basılıyordu. Dergi tirajları yerlerde sürünüyor. Ansiklopedi diye bir şey yer yüzünden silindi. Biz Aralık aylarında nefes alamazdık ajanda ve takvim basmaktan. Ajanda azıcık da olsa varlığını devam ettirmeye gayret ediyor, ama duvar takvimi denilen şey bitti. Masa takvimi de. Deterjanları bir zamanlar karton kutuda alırdınız; şimdi ise naylon poşette. Kitap işinin bitiğine yönelik yaygınlaşan inanca ise katılmıyorum. Bugün dünyada da Türkiye’de de hâlâ kağıt kitap satışları güncelliğini koruyor. Tamam, satış noktaları değişti, insanlar kitapevleri yerine daha çok internetten alıyor, ama sonuç olarak yine de kağıt kitap okunmaya devam ediyor. Ayrıca bugün, nesnel özelliklerine artı bir değer katılmış, daha fetiş objelerin ömrünün çok daha uzun olabileceği konuşuluyor. Bu ne demek? MOMA için birlikte çalıştığımız sorumlu kişiye ‘bu kitapların ömrü ile ilgili ne düşünüyorsunuz,’ diye sormuştum. Tam da böyle yanıtladı. ‘Bizim yaptıklarımızı kitap olarak değerlendirme, biz fetiş obje yapıyoruz,’ dedi. İnsanlar için, nesne olarak özelliği olan, arkasında doğru metin ve fotoğraf içeriklerine sahip, hele ki limited edition bir ürünün ortadan kalkması mümkün değil. Tek şey, değerinin artacak olmasıdır.

Bu aynı zamanda zanaatın, ustalığın ve becerinin de kıymetinin azalmayacağına dair bir tespit olarak da okunabilir mi?

Okunabilir tabi; ama bu okuma, bir sektörü taşımaya yetmez. Belirli zanaatkârları taşır; beni taşır mesela. Ben de, hedeflerim ve yolum itibariyle birlikte çalıştığım yetmiş beş kişinin kırkıyla yoluma devam edebilirim. Kıymetlenen zanaatın bana katacakları, kırk kişilik bir kervan için yeterli olabilir; ama endüstrinin geneli için yeterli olmaz. Mesela, İstanbul’da yaklaşık 70.000 kişinin çalıştığı Ticaret Odasına kayıtlı yedi bin matbaa var; bunların 6.500’i için böyle bir şans yok. Bu yüzden, bugünden geleceğe olan yolculuğumuzda zanaatın, ustalığın ve tasarımın birlikteliğinin, değişim ve krizler karşısında daha uyumlu ve mücadeleci sonuçlar doğuracağı kanısındayım. Kağıt, belki uzun yıllar daha insanlığın hizmetinde olacak; ancak hangi formda olacağı tartışmalı. Ambalaj ve etiket için iyimser olabiliriz belki. Kırtasiye ürünlerinde ancak kurumsal matbaacılığın formunun değişimini izliyoruz. Dünyada web-to-print aldı gidiyor; bireysel kullanıcılar ve kurumlar işlerini e-ticaret siteleri üzerinden çok daha ekonomik ve hızlı sipariş edebiliyorlar. Bunu besleyen iki temel noktadan birisi, ortalama işin kalitesinin standardize edilebilmesinden; bir diğeri ise, üretimin tek noktadan ve çok büyük hacimlerde yapılabilmesinin sağladığı ekonomiden geçiyor. Bu gelişmeler küçük ve orta boy işletmelerin kendilerine niş alanlar bulabilmesini zorlaştırıp, onların ömrünü kısaltıyor. Bahsettiğim dev organizasyonlar ise zanaatkâr gibi değil, tersine olağanüstü bir otomasyon ve müthiş bir süratle çalışıyorlar. Bu beraberinde, yönettikleri ciddi miktarda müşteri ve finansal gücü getiriyor. Avrupa’nın en büyüklerinden Vistaprint -yanlış hatırlamıyorsam, milyar dolar mertebesinde bir rakamla el değiştirdi iki yıl kadar önce. Koşulların bu istikamette gelişeceğinden şüphe olmadığına göre, zanaatkârlık da zaman içinde iyice niş, dar bir pazarda kendine yapabildiği, açabildiği alan kadar yerde var olmaya devam etmeye, direnmeye çalışacak.