designinistanbul | söyleşi | lucy suchman: “kanımca en çok şey vaat eden kolektifler; temeli, belirli bir hedefe ya da gösterilebilir bir ürüne değil, sürgit ve sürdürülebilir ilişkilere ve birlikte yaşam biçimlerine dayanan kolektiflerdir. bu ise, her türlü icat ve imalatı kapsayan geniş ‘tasarım’ kavramının, yalnızca anakronistik bir hareket olması ile değil; aynı zamanda onun, meta kapitalizmin ayrıcalıklı bir alanı olarak gelecek yapıcılığı üzerinde hak iddia etmesi ile ilgilidir”
867
post-template-default,single,single-post,postid-867,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1300,footer_responsive_adv,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-10.0,wpb-js-composer js-comp-ver-4.12,vc_responsive

söyleşi | lucy suchman: “kanımca en çok şey vaat eden kolektifler; temeli, belirli bir hedefe ya da gösterilebilir bir ürüne değil, sürgit ve sürdürülebilir ilişkilere ve birlikte yaşam biçimlerine dayanan kolektiflerdir. bu ise, her türlü icat ve imalatı kapsayan geniş ‘tasarım’ kavramının, yalnızca anakronistik bir hareket olması ile değil; aynı zamanda onun, meta kapitalizmin ayrıcalıklı bir alanı olarak gelecek yapıcılığı üzerinde hak iddia etmesi ile ilgilidir”

 

İçinde bulunduğumuz günler, zanaat için daha sınırlı sayı ve derinlikte olsa da, sanat ve tasarım için giderek sonsuz sayılabilecek yeniden isimlendirme, katmanlandırma ve işlevlendirmelere tanıklık ediyor. Profesör Suchman’ın yorumları, bu alanda bitmek bilmeyen tartışmalara güncel, özgün ve eleştirel bir pencere aralıyor. Profesör Suchman ile, işte tam da bu tanıklığın en sağlam örneklerinden birinin, İstanbul Tasarım Bienali’nin ardından, bienalin bir soruyla başlayıp ardında pek çok soru bıraktığı günlerde tanıştık. Bienalden üreyen soruları da vesile ederek, kendisiyle designinistanbul meselelerini konuştuk. Lucy Suchman’a ilgisi ve derinlikli katkıları için içten teşekkür ediyoruz.

 

Sayın Profesör Suchman; designinistanbul söyleşilerini değerli katkılarınızla onurlandırdığınız için çok teşekkür ederiz. Geçen sene gerçekleşen ‘Biz İnsan mıyız’ konu başlıklı İstanbul Uluslararası Tasarım Bienalini (20 Ekim – 22 Kasım 2016) DesigninIstanbul altında ele alırken, “Anthropological Relocations and the Limits of Design” makalenizden oldukça istifade ettik. Söz konusu bienal, başlığından da anlaşılacağı üzere, tasarım kavramını, insanın tarih boyunca ürettiği maddî eserlere bakarak zaman ve mekân sınırları ötesinde ele alma eğilimi taşıyordu. Siz; bahsettiğimiz makalenizde, bu türden genelleyici bir tasarım anlayışını, “yenilik” (innovation) vurgusunu evrenselleştirmesi ve böylelikle yerleri, kişileri ve şeyleri başlı başına bir menşe noktası hâline dönüştürmesi sebebi ile eleştiriyorsunuz. Bu yaklaşımın, maddî kültürel üretimlerin zamansal ve mekânsal biricikliklerini; tarih, coğrafya ve genel olarak kültürden kaynaklanan niteliklerini yok saydığını söylüyorsunuz. Bu yaklaşımınızdan hareketle size, tasarım alanının bu tarihî, coğrafî ve kültürel biricikleri nasıl tanıyabileceğini sorsak… Özellikle de tarihsel ve yerel ölçekte anlamlı ve fakat sorunu bir kategori olan zanaat ve zanaatkârlıkla beraber düşündüğümüzde, tasarım alanı bu farklılıkları nasıl tanıyabilir sizce?

Bu sorunuzu ele alırken dayanak noktamı, Amerika’daki tasarım dünyası özelindeki ve özellikle de 1980-2000 seneleri arasında, bilgisayar araştırma ve geliştirme konusu üzerine çalıştığım Silikon Vadisindeki deneyimlerim oluşturuyor. Tam bu bağlamda, sıklıkla kendisinden alıntı yaptığım Amerikalı tasarım tarihçisi Victor Margolin’in Yapay Olanın Politikası (The Politics of the Artificial) kitabında geçen bir cümleyi vurgulamak isterim. “Tasarımcıların, tasarım düşüncesinin potansiyelini tam olarak hayata geçirebilmesi için, tasarım pratiğini çevreleyen durumların nasıl inşa edildiğini analiz etmeyi öğrenmesi gerekir,” (2002, s. 241) der Margolin. Bu basit ifadenin, tasarımın eleştirel bir pratik olarak ortaya çıkma potansiyeli açısından radikal bir önerme olduğunu düşünüyorum. Margolin, tasarımın kendi tarih ve önermelerini verili kabul etmeyi değil, onları sorgulamayı öneriyor. Bu kitap, Herbert Simon’un 1969 senesinde yayımlanmış Yapay Olanın Bilimi (The Sciences of the Artificial) kitabına doğrudan bir yanıt niteliğindeydi. Simon’un kitabı ise, profesyonel Tasarımın, tarih ve kültürü aşan, akılcı ve bilişsel bir mesele olarak ortaya çıkışının muhtemelen kurucu metni gibiydi. Margolin’in önerisini ciddiye almak; tasarım tarihi, kuramı ve eleştirisi ile ilgili bir dizi soru sormamıza olanak tanıyor. Bu durum, bizleri tasarım pratiği sorusuna da götürüyor ki; bu soru, aynı zamanda, ‘zanaat’ ve ‘zanaatkârlık’ ile ilgili kişilikler meselesine de bir kapı açıyor.

İnsana ait maddî kültürün bir unsuru olarak, siz zanaat ve zanaatkârlığı nasıl tanımlarsınız peki? Bu tanım da zaman ve mekânla sınırlı ya da ilişkili midir?

Zanaat ve zanaatkârlık, siyasal ekonomik düzenlenimler ve toplumsal cinsiyetçi tarihlerin peşini bırakmadığı terimlerdir. Bu yüzden zanaat; bilim ve/veya sanata tâbî pratikler oluşturmanın bir yolu olabilir. Bu durum da, diğer başka nedenlerle birlikte, söz konusu pratiklerin görece değerini ve bununla ilişkili mükafatları azaltabilir. Zanaat, öte yandan –beceri ile birlikte- ayrıcalıklı bir alan olarak da karşımıza çıkabilir. Bu ayrıcalık, ancak belirli (erkek) işçilerin sahip olabildiği bir şeydir ve neredeyse, değerin iade-i itibarını talep eden, karşı bir hareket gibidir (zanaatkârlığın inşası, bu tarihi çok iyi yansıtmaktadır).[1] Bir pratiğin zanaat işi olarak nitelendirilmesi -söz konusu pratiğin ister değerini azaltsın, isterse yüceltsin- belirli bir (Batı Avrupa) emek tarihini içinde barındırır. Söz konusu tanımlayıcı ne kadar zaman ve mekân ilişkili olarak düşünülürse düşünülsün durum böyledir. Bununla beraber, zanaat işleri ile ilgili tez yazan tüm doktora öğrencilerime de söylediğim gibi, zanaatın gücü, ‘el’ ve ‘aklın’ ayrılmazlığını tanımasında yatar. Bununla anlatmaya çalıştığım şey bunun, takdiri gerekli kılacak şekilde her zaman bir düşünme/yazma pratiği ile (örneğin bedensel ritimler, çalışma alanları ve medya gibi), şeyleri tutarlı ve sınırlandırılmış ve aynı zamanda kaçınılmaz olarak kısmî bir bütün olarak bir araya getirme, yeniden işleme, düzeltme ve birleştirme süreci olduğudur. Bu bakımdan, zanaat pratiği ile ilgili, özellikle de geleneksel anlamda daha az entelektüel ya da bilişsel olduğu düşünülen pratiklerle ilgili analojilerin, kanımca oldukça üretken bir alana tekabül ettiği pek çok yol bulunmaktadır.

Zanaat, sanat ve tasarımın sahip olduğu değer üretme olanaklarından hareketle, bu üçlünün kolektiflik olasılığının peşine düşmüş olarak, size bir designinistanbul sorusu sormak istiyoruz. Yukarıdaki yaklaşımınızın devamında; zanaat, sanat ve tasarımın değişken, katmanlı, belirsiz, geçişken, sınırlı ya da iç içe ilişki alanları hakkında ne söylersiniz?

Öncelikle, bunun doğrudan düşündüğüm bir soru olmadığını teslim ederek söze başlamam gerekiyor. Ancak şunu söyleyebilirim ki; şeyleri ‘zanaat’, ‘sanat’ ya da ‘tasarım’ olarak isimlendirdiğimiz zaman, bir yandan bir şeyi başka bir şeyle özdeşleştirmenin hatlarını bildiriyor, diğer yandan ise bunlar arasındaki farkları ortaya koyuyoruz. Farkları belirlemek ise her zaman, dahil etme/dışlama ve değer ve benzeri şeyler üzerinden sıralama pratikler ile siyasî bir eyleme dönüşüyor. Bunların, her zaman birbirini bütünleyen şeyler olarak değil de, birbirinden ayrıştırılabilir şeyler olarak yaratılması konusunda uzun bir tarih ve güçlü bir yatırımın söz konusu olduğunu söylemeliyiz. Bunların, John Law’un Yöntemden Sonra (After Method) (2004) kitabında da ele aldığı üzere, dağınık ve tutarlı olmayan pratikler olduğunu da biliyoruz. Buna ek olarak, çağdaşı olduğumuz zaman diliminde, dikkatlice çizilmiş bu sınırları geri çevirmeye kendisini adamış yeni kolektif biçimlerine (örneğin topluluk temelli maker alanlarına) dair fikirlerin, güçlü ve ulus-üstü nitelikte dolaşımına da şahit oluyoruz. Bu sebeple, kaçınılmaz olan değişkenlikler, katmanlar, belirsizlikler ve iç içelikler, aslında bu sınırların yeniden çizilebilmesine olanak tanıyan alanları bulmak için bizlere büyük bir kaynak sağlıyor.

“Yönetici/Tasarımcının Merkezsizleştirilmesi” (Decentring the Manager/Designer)” (Managing as Designing içinde ed. by Richard Boland Jr. ve Fred Collopy) başlıklı kitap bölümünüzde, çağdaşı olduğumuz dönemde tasarım ve yönetimin benzerlikleri ve karşı karşıya oldukları zorlukları ele alıyorsunuz. Bu zorluklardan en birincil olanının, “profesyonel yönetici ve tasarımcıların yaşadıkları dünyalar ile bunların nesneleri olan insanlar ve kişiler arasındaki mesafe” olduğunu vurguluyorsunuz. Bu zorluğu aşabilmek için de, “tasarımcı yöneticinin tek ve merkezî aktör olduğu bir düzenden bir değişiklik öneriyorsunuz. Bu değişiklik; tasarımın, farklı yerlerde mevcut ve karşılıklı olarak birbirine bağlı kişi ve şeylerin, sürgit ve kolektif başarısı”na dönüşmesi ile ilgili. Bu kolektifliğin doğasını, yapısın ve niteliklerini açabilir misiniz? Bu unsurlar sizce nasıl birlikte çalışabilir?

Evet; burada (profesyonel) Yönetim ve Tasarımın benzer eğilimleri ile ilgili olarak dikkat çekmeye çalıştığım husus, 19. ve 20. yüzyıllarda gittikçe genişleyen operasyonların (örneğin ulaşım sistemlerinin, fabrikaların, bürokrasilerin) kontrolünün merkezîleşmesine yapılan yatırımlardan kaynaklanan ortak tarihin etkileri ve bununla birlikte rasyonel insan aktörünün idealize edilmesidir.

Bu işler için zorunlu bilgiye sahip olmakla görevli kişilerle, bu bilgiye sahip olmayan kişileri birbirinden ayrıştıran meslek, uzmanlık görüşleri ve benzeri şeylerin yükselişi bu tarihle yakından bağlantılı. Bunun en belli başlı özelliği bir nevi uzaktan eylem biçimi. Bu eylemde, ‘akıl’ konumunu işgal eden kişiler (yani yönetim alanı), ‘el’ konumunu işgal eden kişilerin işlemlerini tasarlarlıyorlar. Veyahut da dünyanın nasıl bir yer olması gerektiğini tasarladığı düşünülen kişiler (yani tasarım alanı), maker olarak adlandırılan veya kullanıcı/tüketicilerden farklılaştırılıyorlar. Lâkin, (bir profesyonelleşme işareti olarak) büyük harflerle yazılan Yönetim ve Tasarım alanından; tasarım ve yönetimi, gündelik organize ve yapıp etme işlerine yayılan faaliyetler olarak düşünmeye doğru kayarsak, sorulacak soru başka bir şeye dönüşür. O da, bu faaliyetleri nasıl hakkaniyetli ve üretken bir şekilde gerçekleştireceğimiz sorusudur. Bunun nasıl yapılacağı ile ilgili genel kurallar olmasa da, tarihî ve çağdaş deneyimlerden çıkarsama yapabileceğimiz bilgelik kaynakları mevcuttur. Geçenlerde Amerika’da Dakota Boru Hattına karşı yürütülen eylemler buna iyi bir örnek oluşturabilir. Bu eylemlerde, yerlilerin uzun tarihi, yeni organize direniş ve geleceği koruma biçimleri icat edebilmek için sağlam bir zemin sağlamıştır. Dünyanın pek çok yerinde, pek çok başka örneğe rastlamak da mümkündür.

Sizce bu kolektif, tasarım çıktısı dışında insan, doğa ve toplumlar için olumlu bir olanak olabilir mi?

Yukarıda verdiğim örnekten de göreceğimiz üzere, ‘tasarım’ kavramından, onu dönüştürücü bir değişim unsuru olarak düşünmeye geçiş yapmış oldum. Mal nesnelerine ilişkin bağlamları hariç tutarsak, tasarım sürecinin tam anlamıyla kendisini gerçekleştirebildiğini söyleyebileceğimiz özel bir ânı kasteden ‘tasarım çıktısı’ diye bir şeye inandığımı pek söyleyemeyeceğim. Hatta, söz konusu mal çıktılarında bile ilgili süreç hep devam ediyor. Kanımca en çok şey vaat eden kolektifler; temeli, belirli bir hedefe ya da gösterilebilir bir ürüne değil, sürgit ve sürdürülebilir ilişkilere ve birlikte yaşam biçimlerine dayanan kolektiflerdir. Bu ise, her türlü icat ve imalatı kapsayan geniş ‘tasarım’ kavramının, yalnızca anakronistik bir hareket olması ile değil; aynı zamanda onun, meta kapitalizmin ayrıcalıklı bir alanı olarak gelecek yapıcılığı üzerinde hak iddia etmesi ile ilgilidir.

Peki ya telif hakları mevzusu? Tasarımın temel unsurlardan biri olduğu bir kolektif telif meselesini nasıl ele alır sizce?

Kendim doğrudan bu alanda çalışmamış olsam da, son dönemdeki en yaratıcı girişimlerin telif mevzusuna alternatifler sunan girişimler olduğunu söyleyebilirim. Tam bu noktada antropolog Anita Say Chan’ın, Ağ Oluşturan Çeperler (Networking Peripheries) (2013) kitabında tartıştığı vakaları örnek olarak gösterebilmem mümkün. Chan, Lima kentinde ve kuzey Peru’nun Chulucana bölgesinde bir köyde gerçekleştirdiği araştırmasına dayanarak; geleneksel zanaat pratiklerini koruma adına ‘Menşe İsimlendirmesi’ adlı bir IP oluşturmaya dönük devlet destekli girişimlerin, toplumsal ilişkileri ve maddî eserleri seçici ve bölücü bir şekilde nasıl dönüştürdüğünü yakıcı bir netlikle gözler önüne seriyor. Bu girişimler kapsamında, Chulucana bölgesindeki seramikçiler, küresel bağlantıları olan girişimci üreticiler olarak kendilerini yeniden yaratmaları konusunda baskıya uğruyorlar. Bu da, devamında, bu zanaatkârların eserlerinin, küresel Kuzeydeki tüketicilere dönük, kitlesel olarak üretilebilen mallar şeklinde yeniden yapılmasını gerekli kılıyor. Ağ Oluşturan Çeperler, Chulucana’daki topluluklar içerisinden ortaya çıkan direniş güçlerine ek olarak, Peru’daki serbest ve açık kaynak (FLOSS) maker topluluklarının, Her Çocuğa Bir Laptop girişimini nasıl heklediğini de araştırıyor. Böylelikle, neo-liberal süjeleri kopyalayarak çoğaltan bir projenin, nasıl kolektif yaratıcılık biçimlerini onurlandıran ve yeniden canlandıran bir araca dönüştüğünü gösteriyor.

Bir antropolog olarak uzun süredir oldukça nev-i şahsına münhasır bir alanda –insan bilgisayar etkileşimi alanında- çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Yine çok uzun süre Xerox’un Palo Alto Araştırma Merkezinde bilim ve teknoloji odaklı bir araştırma grubunun içerisinde yönetici olarak çalıştınız. Antropolojik bilginin böylesi teknik bir alanla etkileşim içerisinde olmasıyla nasıl genişleyebildiğine dair görüşlerinizi alsak?

Bu konudaki düşüncelerimi iki görece yeni yayınımda, ‘Anthropological Relocations and the Limits of Design’ (2011) and the other ‘Consuming Anthropology’ (2013) makalelerinde açıklamaya çalıştım. Söz konusu makalelerin başlıkları, Silikon Vadisindeki tasarım dünyasında geçen 20 senelik deneyimimin yansımalarının içeriğini sunuyor. Amerikan antropolojisinin endüstri ile ilişkisinin kimi soy kütüklerinin izini sürüyorum. Hem tarihsel olarak; hem de, beni 1979’da antropoloji doktorasının saha çalışması için Xerox’un Palo Alto Araştırma Merkezine (PARC) götüren genel gidişat itibarı ile. PARC’ta sonradan devam eden yaşamımın tanımladığı değişen kimlikler, ittifaklar, politika ve çelişkiler üzerine yazıyorum. Ancak daha da önemlisi, tasarımı etnografik olarak bir yere yerleştirme projesine katkı sağlıyor olduğumu ve antropologların, tasarımın otoritesine meydan okuma ihtiyacını açıkça dile getirdiğimi ümit ediyorum. Bu dile getirmelerin; tasarımın dönüştürücü süreçler ve pratikler içerisindeki yerinin yeniden düşünülmesine katkı sağlayacağını umuyorum.

Kaynaklar

Law, J. (2004). After Method: Mess in social science research. London and New York: Routledge.

Margolin, V. (2002). The Politics of the Artificial: Essays on Design and Design Studies. Chicago: University of Chicago Press.

Say Chan, A. (2013). Networking Peripheries: Technological futures and the myth of digital universalism. Cambridge, MA: MIT.

Simon, H. (1969). The sciences of the artificial. Cambridge: MIT Press.

Suchman, L. (2011). Anthropological Relocations and the Limits of Design. Annual Review of Anthropology, 40, 1-18. available at http://www.annualreviews.org/doi/full/10.1146/annurev.anthro.041608.105640

Suchman, L. (2013). Consuming Anthropology. In A. Barry & G. Born (Eds.), Interdisciplinarity: Reconfigurations of the Social and Natural Sciences (pp. 141-160). London: Routledge. available at https://www.academia.edu/4583061/Consuming_Anthropology_preprint

[1] Suchman burada, zanaatkârlık kelimesini craftsmanship olarak yazarak, kelime içerisindeki mevcut erkeklik vurgusunu ön plana çıkartmaktadır – Ç.N.

Lucy Suchman

Lucy Suchman holds a Chair in the Anthropology of Science and Technology at Lancaster University, and is President of the international Society for Social Studies of Science (4S).  Before taking up her present post she was a Principal Scientist at Xerox’s Palo Alto Research Center, where she spent twenty years as a researcher. Her current research extends her longstanding engagement with the field of human-computer interaction to the domain of contemporary war fighting, including problems of ‘situational awareness’ in remotely-controlled weapon systems. She has written for both social and information sciences audiences, and is the author of Human-Machine Reconfigurations (2007) and Plans and Situated Actions: the problem of human-machine communication (1987), both published by Cambridge University Press.  In 2002 she received the Benjamin Franklin Medal in Computer and Cognitive Sciences, in 2010 the ACM SIGCHI Lifetime Research Award, and in 2014 the Society for Social Studies of Science (4S) Bernal Prize for Contributions to the Field.

www.lancaster.ac.uk/sociology/about-us/people/lucy-suchman | robotfutures.wordpress.com

No Comments

Post A Comment